RSS

31.07.2009

Yeşil Biber

Onüç, ondört yaşlarındayım, annem babam ve ben yemek yiyoruz. Babam yemeğin yanında yeşil biber yiyor, mevsimlerden yaz olmalı, çünkü o zamanlar buralarda biber, patlıcan, kabak bulmak şimdiki gibi pek kolay değil. Almanlar bu sebzeleri yabancılar sayesinde daha yeni yeni tanıyorlar.


Babama biberin acımı, tatlımı olduğunu soruyorum, o da tatlı olduğunu söylüyor, bunun üzerine uzanıp biberinden bir isırık alıyorum, daha lokmamı çiğnemeye fırsat kalmadan, yüzüme şiddetli bir tokat iniyor, ne olduğumu şaşırıyorum, ama ağlamayada korkuyorum, çünkü biliyorum ki ağlarsam, daha beter dayak yiyeceğim. Lokmam ve akıtamadığım göz yaşlarım boğazıma düğümleniyor, ne kadar yutmaya çalışsamda olmuyor. Zorla yutkunduğumu gören annem, babama şimdi durduk yerde ne diye bana vurduğunu soruyor, babamın cevabıysa: „O biber benim kısmetimdi, ne hakla kısmetimi elimden alıyor?“ oluyor.


Bu akşamki olduğu gibi, ne zaman yemeğin yanında yeşil biber yiyen birini görsem, yanağım yanar, dişim sızlar, yüreğim kanar.


O zamanki biber acı değildi ama, yüzüme inen o tokat, bunca zaman sonra olsa bile, daha hâlâ canımı acıtır…


Resim: Pixelio

29.07.2009

Heybeli Çorba

Eskiden, yani Ninemin zamanında insanlar şimdiki gibi öyle sık sık çarşıya, pazara gitmezlermiş. Pazara gidincede her şeyi pazardan almazlarmış, pazardan sadece kendilerinin yapamadıkları, tarlalarında, bahçelerinde yetiştiremedikleri, mesela şeker, pirinç, çay, kahve, tuz gibi ihtiyaçlarını alırlarmış.


O zamanlar hemen hemen hiç kimsede araba olmadığı için, imkanı olanlar at arabalarıyla, atla, eşşekle ve ya yürüyerek giderlermiş pazara. Giderken yanlarında aldıklarını koymak için file, kese, çuval, ama genellikle heybe götürürlermiş. Íşte aldıkları malzemeleri eve getirirken, bazen kese delik olduğu için ve ya ağzı iyi kapanmadığı için bu malzemelerden bazıları heybenin içine dökülürmüş.


Her şey şimdiki kadar bol olmadığı için tutumlu ev hanımları bu dökülen malzemeleri ziyan etmemek için bu malzemelerden yemekler uydururlarmış, işte Heybeli çorbada onlardan biri:)


Malzemeler:

1-2 yemek kaşığı tereyağı

1 soğan

1 yemek kaşığı Salça

2 çay bardağı kırmızı Mercimek

½ çay bardağı pirinç

½ çay bardağı bulgur

1 su bardağı kadar haşlanmış kuru börülce

1-2 kurutulmuş acı biber

5-6 su bardağı su (tavuk suyu ve ya et suyuda olabilir)


Yapılışı:

Tereyağı tencereye konulur, incecik yemeklik doğranmış soğan eklenir ve kavrulur. Soğanlar pembeleşince, salça eklenir ve kavrulur.

Arkasından, yıkanmış Mercimek, Pirinç ve Bulgur eklenir, onlarda biraz kavrulur. Üzerine 5-6 bardak su ve kuru biberler eklenir ve kaynamaya bırakılır. Çorbayı ocaktan indirmeden 5-10 dakika önce, haşlanmış börülceler eklenir. Sonra tencerenin altı kapatılır ve biraz dinlenmeye bırakılır.


Not: Şimdi bu sıcak yaz gününde bu çorbada nerden çıktı dediğinizi duyar gibiyim, ne bileyim ben, buralarda Kasım-Aralık gibi karanlık ve yağışlı bir hava olduğu için canım istedi belkide, ya da ninemin bu çorbayı bize pişirdiği çocukluğum aklıma geldiği için böyle bir şey çıktı ortaya. Zaten sünger gibi olan beynimden başka bir şey beklenemezdi öyle değil mi:)



Resim: Pixelio

27.07.2009

Sünger


Neler hissettiğimi,


neler düşündüğümü,


kendim bile bilmiyorum,


kendim bile anlamıyorum,


düşünüyormuyum onu da bilmiyorum,


kafamın içinde sanki beyin yok,


beyin yerine kuru bir sünger var,


hiçbir şey almıyor,


hiçbir şey düşünemiyor,


hiçbir şey anlamıyor,


hiçbir şey hissetmiyor!!


Her söylenene ağlayan,


her bakışa alınan,


kuru buluttan nem kapan,


öylesine kuru bir sünger işte kafamın içindeki…


Resim: Pixelio

25.07.2009

Kapalı kapılar

Neden kapattın kapıları?


Neden indirdin kepenkleri?


Nedir seni rahatsız eden?


Ağaçta cıvıldayan kuşların sesi mi?


Sokaktan gelen ağlayan çocuk sesi mi?


Yoksa karşı komşunun balkonundan gelen


Tabak, kaşık tıkırtısı mı?


Nedir seni içine kapanmaya zorlayan?


Bütün yıl çalıştıktan sonra, yaz gelince,


Türkiyeye gidip, hasret giderememek mi?


Sevdiklerini görüp, onlara sarılamamak mı?


Ínsanların, sevdiklerinin vefasızlığımı?


Ya da şu bir türlü üstünden atamadığın,


Yalnızlık duygusumu seni böyle yapan?


Kapatma kapıları, aç kepenkleri!


Al içeriye kuş cıvıltılarını!


Çocuk ağlamalarını, tabak kaşık tıkırtılarını,


Kapıları kapatarak dışarıda bırakmak istediklerin,


Hayatın ta kendisi çünkü, al hayatı içeriye, vazgeçme ondan!


At içinden hüzünü ve yalnızlık duygusunu!


Yalnız değilsin…


Hasreti ne yapmalı mı, işte bu soruna bir cevabım yok….

Not: Bu yazı Öykü Atölyesi, Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır.

23.07.2009

Teşekkür

Can dostlarım, kardeşlerim, ilginizle, sevginizle, dostluğunuzla, uzattığınız ellerinizle bana ne kadar yardım ettiğinizin, yaşama gücü verdiğinizin farkındasınız mutlaka. Buraya bıraktığınız yorumlarınızı ağlayarak okudum.

Bu kadar dostlarım olduğunu, bu kadar sevenim olduğunu tahmin etmiyordum. Bu zamanda, hiç tanımadığı birine karşılık beklemeden sevgi verebilen, ilgi gösterebilen bu kadar insanın olması beni inanılmaz mutlu ediyor. Mailleriyle, telefonlarıyla beni yalnız bırakmıyan, arayan-soran arkadaşlarıma minnettarım.


Herşey için hepinize çok teşekkür ediyorum. Bu hastalıktan tez günde kurtulursam, inanın bunda sizlerin payı çok büyüktür.

Önerdiğiniz yöntemleri yapmaya çalışacağım, ilaçlarımı kullanmaya başladım.

Sevgili Absalom, yardım teklifin için çok teşekkürler, ama ne yazık ki yurt dışındayım. Burada daha önce tedavi gördüğüm Doktoruma gidicem. Yinede çok teşekkür ediyorum.

Sizlerin hakkını nasıl ödeyebilirim, onu da bilmiyorum, elimden sadece teşekkür etmek geliyor.

Çok çok sağolun.

Hepinizi çok seviyorum.

Bu çiçeklerde size benden küçük bir hediye olsun:)

Yarış


Kim kazanacak bu yarışı?

Aydınlık mı, karanlık mı?

Nasıl bir insanım ben?

Ìyimiyim, kötümüyüm?

Dostmuyum, düşmanmıyım?

Hayalmiyim, gerçekmiyim?

Varla yok arasında gezen gölgemiyim?

Nasıl bir insanım ben?

Ínsanmıyım?


Resim: Pixelio

22.07.2009

Sevgi

Kendisine iyi geceler demek için gelen annesinin yüzünden ve sesinden rahatsız olduğunu anlayan çocuk sorar:


„Anne şekerinmi düştü, yoksa şekerinmi yükseldi?“


„Şekerim yükselmiş“


„Yüksek şekerin çaresi ne?“


"Bol bol su içmek ve yürümek!“


“Şimdi yürüyüşe gidemiyeceğine göre, ben sana başka ilaç vereyim!”


Kollarını annesinin boynuna dolar ve yanağına bir öpücük kondurur.


“Annecim SEVGÌ herşeyin ilacıdır!“



Gerçekten SEVGÍ herşeyin ilacımıdır?



21.07.2009

Depresyon

Sekiz yıl önce küçük cadımın doğumundan sonra, zaten genetiğimde var olan, kendini zaman zaman gösteren ama doğum sonrası hormon karışıklığınında katılmasıyla son derece şiddetlenen bir depresyona yakalanmıştım.


Eşimin işsiz kalması, evde buluğ çağını çok zor geçiren bir kız çocuğu ve bakılması gereken bir bebekte olunca, temelli diplere vurmuştum. Üzerine birde yalnızlık, hastalığımı ve beni kimsenin anlamaması eklenince, yaşam benim içim çekilmez bir hale gelmişti. Bir yıl boyunca bütün çabalarıma rağmen kendimi kurtarmayı başaramamıştım.


Bir gece kendimi intiharın kapısında buldum, sonrada kendi kendime, „“Küçücük bir bebeğin, daha yetişmemiş, kendini kurtarmamış kızın var, onları bırakıp nereye gidiyorsun!“ demiş, sabah kendimi ev doktorumuzun kapısına zor atmıştım.


Gönderdiği Psikoloğun verdiği ve üç yıl süren ilaç ve konuşma tedavisiyle kurtulmuştum bu hastalıktan. Meğer kurtulduğumu sanmışım.


Bu hastalık insanda yaşama zevki diye bir şey bırakmıyor, ne yemekten, ne içmekten, ne okumaktan, ne yazmaktan, hiç bir şeyden zevk almıyorsun, gözün hiç bir şeyi görmüyor. Sanki başın devamlı bir karabulutun içinde ve sen ondan başka hiç bir şeyi görmüyorsun. En çok sevdiğin varlıklar bile sana bir yük gibi geliyor. Hayattaki en basit şeyler, banyo yapmak, tuvalete gitmek, birisine selam vermek bile insana inanılmaz bir yük gibi geliyor. Yataktan kalkmak ve soluk almaksa dünyadaki en zor ve en ağır iş.


Bir kaç haftadan beri yine ara ara beni yoklamaya başladığını fark ettim. Ama artık ilaç kullanmak istemiyorum, yine o karanlık, suni günlere dönmek istemiyorum.


Devamlı gözü yaşlı, her ota b.ka ağlayan halimden nefret ediyorum. Bu hastalık sadece beni etkilese neyse ama çevremdeki insanlara, ailemi de çok kötü etkiliyor, onlara böyle bir şeyi yaşattığım ve onlara yük olduğum içinde kendimden nefret ediyorum. Onlarında hayatını karartmaya hakkım yok.


Derdimi anlattığım insanların beni anlamaması, sen bir pesimistsin, her şeyi çok kara görüyorsun, hadi biraz sık dişini, bırakma kendini, biraz dışarıya çıkalım, temiz hava iyi gelir, gibi beni ve hastalığımı ciddiye almayan lafları beni çok üzüyor. Birde insana deli muamelesi yapmaları yokmu, işte o beni bitiriyor.


Sanki elimde olsa yapmayacağım. Kalp krizi geçirmiş ve ya iki bacağını bir kazada kırmış birinede aynı tavsiyeleri yaparlarmıydı? Bedeninde olan yarayı, ağrıyı, yani gözle görülen acıları ciddiye alıyorlarda, neden ruhumuzda olan acıları kimse ciddiye almıyor.


Benim elimde olsa, ben istermiyim bütün bunları yaşamak.


Ama biliyorum, ben bu hastalığı bir kere yendim, sizlerin yardımıyla yine yeneceğim, yeniden başaracağım, başarmak zorundayım!


Yine güneş doğacak ve hayatımı aydınlatacak!


Canlarım, bana yalnız olmadığımı, yanımda olduğunuzu ve sevginizi hissetirdiğiniz için sizlere ne kadar teşekkür etsem azdır. Sizleri de üzdüğüm için lütfen kusura bakmayın. Iyiki varsınız, sizleri çok seviyorum!!



Resim: Pixelio

19.07.2009

Biraz ara...

Yendiğimi ve ondan temelli kurtulduğumu sandığım hastalığım bütün şidettiyle beni yine kollarına aldı. Içimde kara bulutlar, bedenim kırgın, ruhum sürekli ağlamaklı; DEPRESYONDAYIM!!



Resim: Pixelio

9.07.2009

Ìnsanlar vardır ...

Ìnsanlar vardır ulu ağaçlar gibi;

Üzüldüğünde beline sarılıp ağlayabildiğin,

sevindiğinde kahkahalarla gülerek etrafında

dans edebildiğin.

Huzursuz olduğunda, dallarının, yapraklarının

arasından sızan güneş ışınlarıyla gönlüne huzur veren.


Ìnsanlar vardır, ulu ağaçlar gibi;

yorulduğunda gölgesinde seni dinlendiren,

korktuğunda arkasına saklandığın

acıktığında seni meyvesiyle doyuran,

bazense seni yağan yağmurdan koruyan.


Ìnsanlar vardır o ulu ağaçların dallarını kesen,

bedenine olmadık şeyler kazıyan,

Ìnsanlar vardır onların meyvesini taşlıyan,

ağaçların yapraklarını yolan,


Ìnsanlar vardır sanırsın bunlar bir yılan….


Resim: Pixelio

7.07.2009

Küçük cadıdan inciler

Küçük cadım bu gün hiç bakmadığı bir çocuk filmine daha film başlamadan bakmak istemeyip „Bu film çok sıkıcı, ben sevmiyorum bunu!“, deyince, ona önyargılı davrandığını söyledim.

„Anne önyargı ne?“, diye sorunca, ona önyargının ne olduğunu anlattım.

Beni can kulağıyla dinledi ve arkasıdan, „Anne arkayargıda var mı?“ diye sorunca kalakaldım.

Bu zamane çocukları, insanı bitirirler valla:) Galiba benimle alay ediyor bu küçük cadı:)

Ama sonradan aklıma takıldı, gerçekten „Arkayargı“ varmı diye düşündüm.

Sonunda buldum, var tabii olmaz olur mu, ama adına arkayargı değil, „DEDIKODU“ diyoruz:)


Bence ikiside çok kötü!!


6.07.2009

Konuşan Resimler:)

Arkadaşlar, güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

Bu resimleri Pazar günü arkadaşımla yürüyüşe çıktığımızda, bir evin önünde rastladım.

Bu evde yaşayan çift 20. ci evlilik yıldönümünü kutlamış, yakın bir zamanda. 20.ci evlilik yıldönümüne burada „Porselen“ yıldönümü deniyor.

Nedeniyse, 20 senede evdeki bir çok porselenin kırıldığını ama evliliklerinin hâlâ sağlam olduğunu anlatmak için olsa gerek. Birde biliyorsunuz, porselen eskiden öyle herkesin evinde yoktu. Porselen, aynı insan ilişkileri gibi çok değerli ve çok kırılgan bir eşyaydı.

Buralarda, evlilikte çiftlerin birbirlerine çok değer vermelerini ve itinayla hareket etmelerini, birbirlerini kırmamaları gerektiğini bir daha hatırlatmak için, 20. ci evlilik yıldönümüne „Porselen“ denmiş.

Bana kalırsa, bu Porselen yıldönümü 20 yıldır aynı tabağı, çanağı kullanmaktan bıkmış bir kadının buluşudur, çünkü bu evlilik yıldönümü buralarda bayağı büyük kutlanıyor ve bu çifte porselen hediyeler alınıyor, davetliler tarafından:Pp





Sevgili Dostlar, bu resimler size ne anlatıyor, yorumlarınızı bekliyorum:)


Sevgilerimle



Muz canavarı

Bundan tam 30 yıl önce Almanyaya geldim. Annemler bir Restoranda çalışıyorlar. Burası Alplerin dibinde, havası, suyu ve doğası çok güzel olan ve bu yüzdende turislerin çokca geldiği, turistik bir şehir.

Şubat ayının 25 de geldiğimde her yer kar ve buz kaplıydı, hayatında ancak bir-iki defa kar görmüş ben için çok değişik bir dünya. Hele hele o çatılardan sarkan buz sarkıtlarını nasıl hayranlıkla seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Eee tabii ayran budalası gibi ağzı açık iki tarafı seyredersen, iş olacağına varır ve sende kendini kıçının üstüne düşmüş bulursun.

Neyse ki buzlara, karlara alışmam fazla uzun sürmedi, ama şu dillerini anlamamazlık çok kötüydü. Ama zamanla onuda öğrendim. Annemler ben geldikten bir kaç ay sonra başka bir otelde iş buldular ve biz oraya taşındık. Otelin çatı katından bize iki oda verdiler, orada yatıp-kalkıyoruz, annemler mutfakta çalışıyorlar.

Bu otel şehrin göbeğinde bulunan yüksek bir tepenin üzerinde, tepede o kadar dik ki, inip çıkarken insan çok zorlanıyor. Akıllı insanlar tepenin aşağıya inerken sol tarafına gelen yerinden aşağıya doğru inen zikzak şeklinde yol yapmışlar, yolun her dönemecine de oturup dinlenmek çin ağaç gövdelerinden yapma banklar yerleştirmişler.
Ben her gün okula bu yoldan gidip, geliyorum. O zaman çok zayıfım, hani şöyle üflesem uçacak deriz ya, işte öyleyim. Yokuşu inmesi yorucu olsada, çıkması ölüm, hele hele okul çantasıyla çekilmiyor. Günlerden bir gün, sabah okula gitmeden önce annem bana para verdi ve okuldan gelirken marketten, ben çok seviyorum diye, üç-dört kilo muz almamı söyledi. Bende okul çıkışı markete uğrayıp, annemin istediği gibi muzları aldım.

Aldım almasına da, marketten tepenin dibine gelene kadar canım çıktı. Sırtıda okul çantası, elimdeki torbada dört kilo muz başladım yokuşu tırmanmaya. Yokuş zaten normal zamanlarda yorucu ama bu gün hiç çekilmiyordu, bende oturdum önüme ilk gelen banklardan birine ve yedim muzların birini. Sonra tırmanmaya devam, önüne gelen her ikinci ve ya üçüncü banka otur, ye bir muz ve yola devam et.

Böyle yapa, yapa ben eve vardım, vardım ama torbanın içinde, onca muzdan sadece iki tane kalmıştı. Şimdi ben bunu anneme nasıl açıklıyacaktım, hiçbir şey söylemeden anneme torbayı uzattım, torbanın içine göz atan annem, neden sadece iki muz aldığımı sordu. Bende biraz kıvrandıktan sonra, anneme herşeyi anlatıverdim. Annem o çok sevdiğim kahkahalarından birini attı, sonrada bana dönerek, „Hiç olmazsa babana ve bana birer tane bırakmışsın!“ dedi.

O gün nedense muzları karnımda taşımak, elimde taşımaktan kolay gelmişti bana.

Neyse ki bu iştende babamdan dayak yemeden kurtulmuştum, zaten onca muzun üstüne yakışmazdı…

Resim: Pixelio